İlginizi Çekebilir!
  1. Ana Sayfa
  2. Edebiyat
  3. Neden Yabancı Dil Öğrenemiyoruz ? – Gökhan Özdemirkan
reaksiyion-alkis

Neden Yabancı Dil Öğrenemiyoruz ? – Gökhan Özdemirkan

Neden Yabancı Dil Öğrenemiyoruz ? – Gökhan Özdemirkan
1

Yabancı dil ya da diller konuşabilmenin, kişiye kattığı değer yadsınamaz bir gerçektir. Hatta dilimizde bununla ilgili anlamlı bir deyiş bile bulunmaktadır: “Bir dil bir insan, iki dil iki insan. “ Bu durumun ışığında, eğitim sistemimiz de yabancı dil eğitimine önem vermiştir. Türk eğitim sisteminde yer alan bir öğrenci, orta öğretimi bitirdiğinde 10-11 sene İngilizce dersi görmüş oluyor. İşte bu noktada herkesin aklına şu soru takılıyor : “Neden İngilizce öğrenemiyoruz?“ bu yazıda bu soruya çeşitli cevaplar arayacağız. Ancak daha öncesinde “Neden yabancı dil eğitimi görüyoruz?” ya da “Neden İngilizce öğrenmemiz gerekli?” gibi bazı temel meseleleri açıklamak istiyorum. Bu yüzden de “Lingua Franca” terimini anlatarak başlamak en güzeli sanırım. Bu terim Latince “Frank Dili” anlamına gelmektedir. Günümüzde ise çeşitli tanımları vardır. Örneğin; ”Ana dilleri  farklı olan kişiler arasında konuşulan dil; ”Anlaşma Dili”, ”Uluslararası dil”, ”Köprü dil”, ”Ortak dil”, ”En yaygın konuşulan dil ”gibi. Bir dilin ”Lingua Franca” olabilmesindeki en önemli unsur o dilin ana dil olarak konuşulduğu ülkenin; ekonomik, sosyo-kültürel, askeri, siyasi vb. alanlarda hatırı sayılır bir güce sahip olması, tükettiğinden daha çok üreten bir ülke olması, tabiri caizse ”süper güç” denilen ülke olması gerekmektedir.

 

 Bu bilgiler ışığında dünya tarihinde çeşitli diller, bu unvana kavuşmuştur. Latince ve Osmanlıca da bu dillerden sayılabilir. Peki günümüzde durum ne? Dünyada nüfus olarak en çok konuşulan diller “Çince (Mandarin), Hintçe ve İspanyolcadır. Ancak bu diller genellikle kendi ülkelerinde anadil olarak kullanıldığı için ”Lingua Franca” demek pek doğru olmaz. Günümüzde genel anlamdaki “Lingua Franca” İngilizcedir. Farklı ulustan iki kişi genellikle İngilizce konuşarak anlaşma imkânına sahiptir. Müzik, gemicilik alanlarında İtalyanca; Felsefe ve Kimya alanında Almanca; İslam Dini, Hukuku ve Medeniyeti için Arapça ve yine bilim ve teknik dünyasında İngilizce ortak dil olarak kabul görmektedir. Bu bağlamda ”Biz Neden İngilizce öğrenmeliyiz ?” sorusunu cevaplamaya çalışalım. Öncelikle “Yabancı Dil” in bir ders olmaktan ziyade ”dil”, ”iletişim aracı” olduğu bilinci tüm öğrenciler tarafından kabul edilmelidir. Yabancı dil bilmenin faydasını sadece okul sıralarında ve sınav sonuçlarında değil; günlük hayatta, sokakta, internette, iş hayatında ve sosyal hayatta aramak gerekir. Yabancı dil bilmek sizin bireysel donanımınıza eklediğiniz değerli bir koleksiyonun parçası gibidir. Ve diğer parçalarınızla beraber sizi tamamlayıp, birikimli bir birey olma yolunda yardımcı olacaktır. Frank Smith şöyle diyor; “Sadece bir dile sahip olarak diğer insanların bakış açılarını göremezsin.” Bu minvalde dünyanın sadece köyümüzden, şehrimizden veya ülkemizden ibaret olmadığını başka kültürlerin, başka medeniyetlerin olduğunu görmemizi sağlayan bir kapı gibidir yabancı dil bilmek. Önemli olan bunu nasıl doğru kullanmamız gerektiğidir. Yabancı dil bilgimizi; bilim ve teknikteki yeni gelişmeleri takip etmek, kültür, sanat ve edebiyattaki eserleri daha iyi anlamak için ülkemizi bilen, düşünen, sorgulayan ve üreten insanların diyarı haline getirmek için kullanmak gerektir. Bir gün güzel Türkçemizin ortak dil olmasını sağlamak için “Yabancı Dil” öğrenimi daha fazla önem arz etmektedir.

Gelelim ülkemizde dillere pelesenk olmuş, o meşhur ve bir o kadar da talihsiz cümleye “ İngilizceyi anlıyorum ama konuşamıyorum.” Yaşandığı rivayet edilen olaya göre bir kişi iş için yurt dışına gidiyor, iş görüşmesinde bulunacağı kişilere “İngilizceyi anladığını ama konuşamadığını. “ söyleyince aslında onun “Bilmiyorum.” demesi gerektiğini yoksa köpeğinin, kedisinin ve bebeğinin de onu anladığını ama konuşamadığı söylüyor.  Peki, bizi bu noktaya neler getiriyor.  Öncelikle kullanılan dil öğretim yöntemlerini irdelemek gerek.  Son yıllarda yabancı dil öğretim programlarında yapılan değişiklerin olumlu yönde sonuçlarının olacağını öngörmek mümkün, ancak eğitim sürecinin de biraz zaman alacağı su götürmez bir gerçek. Peki, biz bu zamana kadar neleri yanlış yapıyorduk, neleri eksik yapıyorduk, neleri yapmıyorduk. Öncelikle kullanılan yöntemlerden, eğitimcinin kalitesinden ziyade “dil öğrenimi gören bireyin iç motivasyonu“ yani neden dil öğrenmesi gerektiğine kendini inandırması ve bu konuda gerçekten çaba sarf etmesi gerekir. Öğrencilerde, yabancı dile karşı önyargı, korku, utançlık ve başaramama durumları hâkim. Birey, dilin bir iletişim aracı olduğunu, hata yapsa da önemli olanın iletişim kurmak olduğunu anlamalıdır. Ayrıca öğrencilerde “fazla mükemmeliyetçilik” ten kaynaklanan “Acaba konuşursam rezil olur muyum?” türünden korkular bulunmaktadır. Gelelim olayın yöntem-teknik boyutuna. Bu konuda çok çeşitli görüşler bulunmakta. Önceki yıllarda yabancı dil öğretimi geleneksel çeviri metodu ve dilbilgisi öğretimi ağırlıklıydı. Ancak yukarıda da bahsedilen değişen yabancı dil öğretim programı, “Communicative Language Teaching” olarak adlandırılan  “İletişimsel Dil Öğretimi”nin kullanıldığı bir program. Bu yöntem meyveleri ilerleyen yıllarda ortaya çıkacaktır. Peki, bu yöntem neyi öngörüyor? Bu yöntem dilin sadece dilbilgisi, okuma ve yazmadan ibaret olmadığını hatta bir dili konuşabilmek için konuşma ve dinleme becerilerinizin yer yer daha önemli olduğunu varsayıyor. Bu yöntemin temel ilkesi “Bireyi hedef dile yeterince maruz bırakmak.” Bir bebeğin anadilini nasıl öğrendiğini düşünün. Yaklaşık bir yıl boyunca ağzından tek kelime çıkmadan hedef dile maruz kalıyor. Sonuç olarak konuşmaya ve iletişim kurmaya başlıyor. Bir başka örnek ise 1961 yılında başlayan ilk göç ile Avrupa’ya giden gurbetçi işçilerimiz. Tek kelime bilmeden Almanya’ya gittiler. Ancak belli bir süre sonra biraz da mecburiyetten Almanca öğrendiler ve konuştular. Tabi bunun tam tersi durumlarda var.

 Günümüzde Almanya’da bulunan Türk mahallelerinden hiç çıkmak zorunda kalmadığı için Almanca öğrenmeden yıllarca Almanya’da yaşayabilenler de mevcut. O zaman önemli olan iki temel unsuru tekrar edelim: Öğrencinin iç motivasyonu (güdüleme) ve öğrenciyi hedef dile maruz bırakmak. Tatil yörelerimizde turistlere bir şeyler satan ve rehberlik yapan kişileri, özellikle çocukları düşünelim. Ekmek parası için, rezil olur muyum korkusu yaşamadan korkusuzca yabancı dil konuşmaya çalışıyorlar. Sürekli hedef dile maruz kalıp, gerçek hayatta kullanım alanı buluyorlar ve pratik yapıyorlar. Biz buna benzer ortamları dersliklerimizde sağlayabilirsek başarıya daha çabuk ulaşabiliriz. Sınıfların azami 15-20 kişiden oluşması, öğrencilerin birey olarak, tek tek iletişim sürecine katılması, hedef dilde rol yapma, diyalog kurma, bilgi alışverişinde bulunma, mülakat ve grup çalışmaları yapmak ise sürecin gereklilikleri arasında bulunuyor. Ayrıca sistem kaynaklı ve öğretici kaynaklı çeşitli durumlar da söz konusu. Öğretmenlerde bulunan ”müfredatın yetiştirme kaygısı ve gerekliliği”,  eski bir alışkanlık olarak dil bilgisi öğretimine ağırlık verme ve çeviri ağırlıklı öğretim yöntemleri de çeşitli zorluklar katıyor. Son olarak ise sistematik ve toplumsal bazı sıkıntılar göze çarpıyor. Örneğin sistem yabancı dil başarısını ölçmüyor ve bu durum öğrencinin durumu göz ardı etmesine sebep oluyor. Her öğrencimize yabancı dil öğrenimi sağlıyoruz. Ama yükseköğretime geçişte “Yabancı Dil” bölümü öğrencileri dışında kalan öğrencilerin temel yabancı dil yeterliliklerini ölçmüyoruz. Ayrıca bu ölçme yöntemleri de tartışılabilir. Çünkü merkezi yazılı sınavla bir öğrencinin biyoloji ve tarih bilgisini hasbelkader ölçebilirsiniz. Ancak bir bireyin “yabancı dil” bilgisini sadece merkezi bir yazılı sınavla ölçmeye çalışmak, bir pazar poşetinin ağırlığını elimizle tartmak gibidir.

 

Toplumsal olarak ise turistik bir ülke olmamıza rağmen dil milliyetçiliği yapıyoruz. Dilimize sahip çıkmak elbette çok güzel bir durum ama biz dil milliyetçiliğini herhangi bir yabancı dil bilmeden, bildiğimizi zannederek yapıyoruz. Yani bir Alman veya Fransız’ın çok zorunda kalmadıkça İngilizce konuşmaktan imtina etmesi gibi değil bizim durumumuz. Ayrıca bu konuda muazzam çelişkilere sahibiz. Mağaza isimlerimizde veya günlük hayatta “plaza”larda kullandığımız dilde “ Yabancı Dil” den sözcükleri araya serpiştirmeyi marifet sanıyoruz. Mühim olan anadilimize sahip çıkmak, “Yabancı Dil”i ise ayrıca kullanmaktır. Anadil konuşurken araya “Yabancı Dil” den kelimeler kullanmak doğru değildir. Bu konuda Oktay Sinanoğlu’nun “Bye Bye Türkçe“ adlı kitabı ufkunuzu açabilir.

Sözün özü; “Yabancı Dil”in bireysel bir donanım olduğu fark edilmeli, bu konu öğrencilere ve dil öğrenenlere iyice kavratılmalıdır. Anadile yeterli seviyede hâkim olmayan bir kişi, yabancı dilin dilbilgisi kurallarını iyi öğrenemez. O halde Türkçemiz çok iyi bilinmeli ve konuşulmalıdır. Dilin yaşayan, canlı bir varlık olduğu noktasından hareketle bir ders veya disiplin gibi değil, iletişim aracı olarak öğretilmeye çalışılmalıdır. Bireye günlük hayatla bağdaşan birçok durum ve örnek gösterilerek, dil öğrenimine severek ve isteyerek katılması sağlanması, bu süreçte ise dil bilgisi öğretimi ayrı tutularak, dinlenme-konuşma alanlarında bireyin yaparak-yaşayarak öğrenmesini sağlamalıdır.

 

 

Yorum Yap

Yapılan Yorum (1)

  1. çok ama çok güzel bir yazı yazarın ellerine sağlık ….