1. Ana Sayfa
  2. Kültür
  3. Kemal Atangür Röportajı-Nuh Gülmez/ Olcay Köybaşı
reaksiyion-alkis

Kemal Atangür Röportajı-Nuh Gülmez/ Olcay Köybaşı

Kemal Atangür Röportajı-Nuh Gülmez/ Olcay Köybaşı

1. Karagöz oynatmaya nasıl başladınız?

Lise yıllarında tiyatroya başladım. Üniversite dönemimde de tiyatro yapmaya devam ettim. Üniversiteden mezun oldum, bir iş edinemedim. Babamın mesleği olan lokantacılığı da yapmak istemiyordum. Tiyatro yapmak istiyorum ama her defasında bir kadro kurmak, yeni ekip oluşturmak çok zor bir iş.  Ya adam bulamıyorsun ya bulduğun adam yeteneksiz. Sonra ben tek başıma ne yapabilirim, diye düşündüm. Sene 1994’te falan bu iş aklıma yattı. Karagöz oynatayım dedim. Ben de bunun alt yapısı vardı zaten.  Taklit yapabiliyordum. Lisedeyken sınıf başkanıydım. Arkadaşlar beni severlerdi, başkan seçerlerdi. Boş derslerde normalde çok gürültü olur ama benim sınıfımda böyle bir şey olmazdı. Ben sinemaya giderdim, ertesi gün sinemada izlediklerimi sınıfta anlatırdım. Özellikle Kemal Sunal filmlerini. Ben filmi öyle bir anlatıyordum ki arkadaşlar sinemaya filmi izlemeye gerek duymuyorlardı. O kadar canlı anlatıyordum. Bütün karakterleri farklı seslerle konuşturuyorum. Yani dediğim gibi Karagöz’ün alt yapısı ben de hazırdı ve Karagöz oynatmaya karar verdim. Bu konuda da çok bir fikrim yoktu. Şimdiki gibi internet yok, şimdi internette her şey var. O günlerde İstanbul’dan Tokat’a bir Ünver Oral isimli Karagözcü geldi. Ben de onla konuştum ama biraz ters bir adamdı. Çok merak ediyorsan yanıma gel, dedi. Beykoz’da oturuyordu ama Tokat kökenliydi. Karagöz oynatmayı İstanbul’da öğrendim. Zaten bu işin kaynağı İstanbul’dur. Gittim onun yanına yapmam gerekenleri anlattı. Ben de arkadaşlarımla beraber kumpanya kurdum. Organizasyonu yapıyorlar, beraber gidiyoruz. Bu iş gün geçtikçe ilerledi. 1998’de dedim ki bu iş gezmeyle yapılmayacak, çok yorucu bir iş. Sağlıklı bir oyun oynatmak istiyorsanız günde bir oyun, en fazla iki oyun oynatmanız lazım. Benim dedem, babam hep lokantacı. Dedim ki ben bu mesleğe döneyim ve Karagöz’ü de lokantada yapayım. Kendi lokantamı açtım, Hacivat Köftecisi’ni. Alt katına oda tiyatrosu oluşturdum, orada Karagöz oynatmaya başladım. Önceleri her gün oynatıyordum. Her gün yapınca kıymeti kalmıyor. Şimdi haftada bir güne indirdim. O kadar oturdu ki cuma günü 19.30’da hiçbir reklam olmadan herkes salona geliyor. Çok şükür Karagöz’de 21 yılda geldiğimiz nokta bu.

2. Biz biliyoruz ki Karagöz usta-çırak ilişkisiyle devam ediyor. Peki siz çırak yetiştiriyor musunuz?

Evet, iki tane çırağım var. Dediğiniz gibi bu iş usta-çırak ilişkisiyle yürüyor. Usta-çırak deyince şöyle bir algı var. Bana iş öğretsin, bitsin. Öyle bir şey yok. Çırak en az bir 10 yıl ustasına hizmet edecek, ustasının etrafında olacak. Sadece Karagöz oynatırken değil her zaman yanında olacak. Senin her şeyini bilecek, evladın gibi olacak. Çırak böyle yetişir. Şu anda bir iki çocuğum var. İnşallah yetişecekler.

3. Karagözcü (Hayali) olmanın dışında çok yetenekli bir tiyatro oyuncususunuz. İstanbul’a gidip daha meşhur olmayı düşündünüz mü?

Evet, yetenekliydim. Bu 20-21 yaşlarındayken aklıma geldi. Müjdat Gezen Sanat Merkezi yeni kurulmuştu. İmtihana gittim. Bizden çok farklı insanlar, biz Anadolu çocuğuyuz. Tam Anadolu’nun merkezinden çıkmışız ama adamlar uçuk kaçık, saçları uzun, küpeleri var. Bu bahsettiğim bundan 30 yıl önce, şimdi her yerde rastlıyoruz ama o zaman bizim için anormal görüntülerdi. Yani ben orada yapamayacağımı düşündüm. Evet, sanatçı olacağız ama bize dönük sanatçı olacağız, değerlerimize dönük sanatçı olacağız. Onun için o görüntülerden sonra İstanbul’a gitmeyi hiç istemedim. Ama Allah bana bir fırsat nasip etti. Oğlum dördüncü kuşak aşçı, İstanbul’daydı. Ona Beşiktaş’ta bir yer açtık, alt katını da tiyatro yaptık. Orada Karagöz oynadım, tiyatro oynadım. Yani Allah bana İstanbul’da da oyun oynamayı nasip etti. Ama bize orada bir takım sebeplerden dolayı dirlik vermediler. Cenab-ı Allah, başka bir fırsat nasip eder. Çünkü yaptığımız iş, çok güzel bir iş. Bu iş samimi olarak, can-ı gönülden yapılan bir iş.

4. Kiminle aynı sahneye paylaşmak isterdiniz?

Oyunculuk tarzım Münir Özkul’a benziyor. Münir Özkul, Gazanfer Özcan ve Nejat Uygur ile aynı sahnede olmak isterdim. Bunlar hakikaten bizden olan sanatçılar. Tebessümü, gülüşü, oturması, kalkması bizi yansıtan sanatçılar.

5. Tokat’ta tiyatro potansiyelini nasıl görüyorsunuz? Tokat’ta tiyatroya ilgi var mı?

İyi bir şey yaparsanız insanlar, bir şekilde duyup geliyor. Bu son oynadığımız oyun mesela. Küçük bir salonumuz var ama hep kapalı gişe oynuyoruz. Daha iyi şeyler yapmak istiyoruz, eksiklerimizi biliyoruz. Tokat, tiyatroyu kaldırabilecek bir potansiyele sahip. 155 bin nüfuslu bir şehirde 15 bin tiyatro seyircisi yakaladınızsa bu iki tiyatroyu geçindirir.

6. Peki, Tokat’ta Devlet Tiyatroları neden yok?

Bir ara gelecek dediler, gelmedi. Çorum’da Devlet Tiyatroları’nın sahnesi var, yerleşik sahnesi yok ama öyle olması daha güzel, her hafta başka bir oyun geliyor. Mesela Sivas’ta yerleşik sahne var. Adamlar sezonda 4 oyun sahneye koyuyor. Ne yapsın adamlar? Her dakika oyun mümkün değil. 4 oyun bitti mi, iş bitti. Nasıl olsa buranın tiyatrosu var, diye yeni oyun gelmesi de öteleniyor. Keşke sahne Devlet Tiyatroları’nın olsa her hafta yeni bir oyun gelse de biz de her hafta değişik bir oyuna gitsek.

7. Oynadığınız tiyatro oyunlarını ve karakterleri nasıl seçiyorsunuz?

Kendime has şeyler arıyorum. Moliere’nin Tartuffe’ü oynuyoruz. Ben, o oyunu bana ve ekibime göre ayarlıyorum. O oyundan çıkardığım en az 3-5 karakter var. Bir de seyirci de önemli, seyirciyi boş laflarla oyalamak istemiyorum. Orada Valere diye bir karakter var, Mariane’nin sevgilisi. Valere’in de sahnede olması lazım. “Seni çok seviyorum, sen de beni seviyor musun?” gibi replikleri var. Bunlar artık görünüşte bayatladı. Tamam, 400 yıl önce o kelimelerin kıymeti olabilir ama şimdi bir kıymeti kalmadı. Düşünsenize o oyunun, bu kelimelerle 1 saat daha uzadığını, duramazsınız. İnsanların vakti daralıyor artık. Bir saatten fazla sabredemiyoruz. Benim amacım 65 dakika içinde seyirciyi göndermek. Selam sahnesini bile uzatmam. Bazı tiyatrolarda gidiyor, geliyor, selamlıyor 15 dakika. Ben ona çok dikkat ederim. Selamı verirsin, adet oldu iki defa verirsin, alkışlarsın, teşekkür edersin, bitti. İzleyici, oyunu beğenmese bile o jestten dolayı memnun ayrılıyor. Herkesi memnun edemezsin. Seçtiğim tiyatro izleyiciyi memnun ettirecek, tebessüm ettirecek. Tamamen boş olmayacak, verdiği şeyler olacak. Moliere’in en güzel kelimelerini alırım ben,  bırakmam. Ben sadece Tartuffe’ü kendi ağzımla oynadım, bir de yerel kelimeler koydum. Zaten bunlarda oyunu bozan şeyler değil. Bu her oyunda yaptığım şey. Hastalık Hastası ve George Dandin oyunlarında da aynısını yaptım. Ben insanlarımızın manevi duygularını rencide etmemeye çok dikkat ediyorum. Bazı ufak tefek şeyler oluyor tabi. Mesela bizim oyunda (Tartuffe) bunu rulo yapıyorum, diye bir replik var. Bu hoş karşılanmayabiliyor ama buncağız da kadı kızında olur.

 

8. Son iki oyununuzda da (Hacıyatmaz ve Tartuffe) sahnenin kenarında bulunan dolabı etkin bir şekilde kullanıyorsunuz. Bir dolap mı dönüyor, neden dolap?

Oyunları neye göre seçiyorsunuz diyordun ya, dolaba göre seçiyorum. İşin şakası bir yana o dolap Hacıyatmaz’da vardı. Bizim birader marangoz o yapmıştı. Tiyatroya indirmesi çıkarması problem, orada kaldı. Bu sene oynadığımız Tartuffe’de de Mösyö Orgon, masanın altına girerek konuşmalarını dinliyordu. O masa, bizde dolap olsun dedik. Bir de Tartuffe’ün oyunun başında dolaptan çıkma işi de o. Gizli, saklı, dolap çeviren bir adam.

 

Yorum Yap

Yorum Yap